Her Şartta İkram Ve İnfak
Kendisini mahrum edene dahî ihsân etmek. Yukarıda mülkün Allâh’a ait olduğunu; kulun, nâil olduğu imkânları nefsine tahsis etmeyip, kifâyet miktarından fazlasını infâk etmesi gerektiğini ifade etmiştik. Ham nefis, cimri ve açgözlüdür.
Mehmet Sönmezoğlu
Köşe Yazarı
Kendisini mahrum edene dahî ihsân etmek.
Yukarıda mülkün Allâh’a ait olduğunu; kulun, nâil olduğu imkânları nefsine tahsis etmeyip, kifâyet miktarından fazlasını infâk etmesi gerektiğini ifade etmiştik.
Ham nefis, cimri ve açgözlüdür.
Mutmainne seviyesine ulaşan gönül ise; «bezl / ne varsa vermek, Allah rızâsına kavuşmak için infâk etmek» makamına ulaşır. Yani dâimâ ikrâm eder, ihsân eder. İkrâm ederek sevinir, doyurmakla doyar. Hidâyetlere vesile olmakla huzur duyar.
Resûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Mekke’nin fethinden sonra, Huneyn ganîmetlerini taksim ederken, yeni müslüman olmuş kişilere devâsâ ikramlarda bulundu. Hâlbuki o müşrikler, muhasara günlerinde müslümanlara bir lokma vermemişlerdi.
Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Safvan bin Ümeyye, müslüman olmadığı hâlde Huneyn ve Tâif gazâlarında, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında bulunmuştu.
Cîrâne’de toplanan ganîmet mallarını gezerken Safvan’ın buradaki sürülerin bir kısmına büyük bir hayranlık içinde baktığını gören Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“–Pek mi hoşuna gitti?” diye sordu.
“–Evet.” cevabını alınca da;
“–Al hepsi senin olsun!” buyurdu.
Bunun üzerine Safvan kendisini tutamayarak;
“–Peygamber kalbinden başka hiçbir kalp bu derece cömert olamaz.” diyerek şahâdet getirdi ve müslüman oldu. (Vâkıdî, II, 854-855)
Kâ‘bına varılmaz bir af hâdisesi de şudur:
Âişe Vâlidemiz’e büyük bir iftira atılmıştı. Bu iftira çok büyük bir günah, çok ağır bir zulümdür. Zira Hazret-i Âişe’nin mâsûmiyetini îlân eden âyetler arasında tekrar tekrar şu ihtar beyan buyurulmuştur:
“Eğer dünyada ve âhirette Allâh’ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi.” (en-Nûr, 10; 20)
Böyle ağır bir bühtâna karışanlar arasında Mıstah isimli bir kimse de vardı. Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- bu kişiye sürekli sadaka verir, yardımda bulunurdu. Bu iftiraya onun da karıştığını görünce;
“–Bir daha ona sadaka vermeyeceğim!” diye yemin etti. Yardım kesilince Mıstah ve ailesi perişan hâle düştüler.
Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
“İçinizden fazîletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler, bağışlasınlar, ferâgat göstersinler.
Allâh’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)
Bu âyetin nüzûlünden sonra Ebûbekir -radıyallâhu anh-;
“–Elbette Allâh’ın beni bağışlamasını arzu ederim!” dedi. Ardından yemin keffâreti vererek, yapmış olduğu hayra devam etti. (Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546)
İkram sadece maddiyatla değildir.
Herkes sahip olduğundan ikrâm eder.
Meselâ;
Ehl-i hizmet, emeğinden ve gücünden ikrâm eder.
Âlimler, ilminden ve zamanından ikramda bulunur.
Şehidler, Allah yolunda kanlarını ve canlarını bezleder.
Resûlullah Efendimiz’in hâli, umûmî ve şâmil bir merhamet idi. Ümmetinin de birer rahmet insanı olmasını arzu ederdi. Efendimiz’in engin merhametinden bir misal:
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Uzun kılma arzusuyla namaza başlarım. Ancak o esnada küçük bir çocuğun ağladığını işitirim. Onun ağlamasından annesinin hissedeceği üzüntünün şiddetini bildiğim için hemen namazı kısaltırım, hafifletirim.” (Buhârî, Ezân, 65; Müslim, Salât, 192)
İbâdette dahî merhamet!..
Altıncı haslet:
*AFFEDE AFFEDE*
Kendisine zulmedene bile af ile muâmele etmek.
Ebû Cehl’in oğlu İkrime, sayılı İslâm düşmanlarındandı. Mekke’nin fethinden sonra Yemen’e kaçmıştı. Karısı, müslüman olarak onu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına getirdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- İkrime’yi memnuniyetle karşılayarak;
“–Ey göçmen süvari, hoş geldin!” buyurdular ve onun müslümanlara karşı yaptığı zulmü yüzüne vurmayıp affettiler. (Tirmizî, İsti’zân, 34/2735)
Hebbâr bin Esved de İslâm düşmanlarının önde gelenlerinden biriydi. Mekke’den Medine’ye deve üzerinde hicret ederken, kasten Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kızı Zeyneb -radıyallâhu anhâ-’ya mızrağıyla vurarak onu deveden düşürmüştü. Hazret-i Zeyneb hâmile olduğundan çocuğunu düşürmüş ve ağır bir şekilde yaralanmıştı. Bu yara daha sonra vefâtına sebep olmuştu.
Hebbâr, bunun gibi daha birçok suç işlemişti. Mekke’nin fethinden sonra kaçtı ve ele geçirilemedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medine’de ashâbıyla oturduğu bir esnada huzûr-i saâdete gelerek müslüman olduğunu bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu da affetti. Ashâbına, ona hakaret etmeyi ve târizde bulunmayı dahî yasakladı. (Vâkıdî, II, 857-858)
*Yedinci haslet:
*HER AN TEFEKKÜR**
Sükûtunun tefekkür olması…
Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerim’deki ilk indirdiği emri:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1)
Bu cihan, kul olmanın ilâhî bir lâboratuvarıdır. Burada zerreden kürreye her şey, kalbini vahiyle buluşturabilenlere nice dersler veriyor. Burada tahsil; «Oku!» emriyle başlıyor.
Bu okuyuş, çok şümullüdür. İnsan;
Kur’ân’ı okuyacak.
Kendisini okuyacak. Yaratılışını okuyacak. Yok kadar bir zerreden meydana gelişini düşünecek. İstikbâlini okuyacak. Kendisini bekleyen ölüm, kabir ve sonrasını tefekkür edecek.
Kâinâtı, yerin ve göğün bir gaye ile yaratılışını, Cenâb-ı Hakk’ın azamet akışlarını, kudret nakışlarını, el-Bârî ve el-Musavvir isimlerinin eşsiz tecellîlerini dâimâ tefekkür nazarıyla okuyacak. Böylece kevnî âyetleri tefekkür, kul için bir îmân anahtarı olacak.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Onlar ki; ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her zaman) Allâh’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve şöyle derler:)
«–Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz. Bizi cehennem azâbından koru!»” (Âl-i İmrân, 191)
İstifâde ettiği sayısız lütuf ve nimetleri okuyacak. Onların şükrünü, hesâbını ve Allâh’ın bunlara karşılık istediği vazifeleri tefekkür edecek.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Sonra o gün (kıyâmet günü), nimetlerden mutlaka hesâba çekileceksiniz?” (et-Tekâsür, 8)
Bu cihanda tefekkürsüz yaşamak; nâdan, alık, duygusuz ve abus bir şekilde nankör nankör dolaşmak, böylece mahşer gününde;
“Çalışmıştır boşuna!” (el-Ğâşiye, 3) denilen ebedî bir iflâsa dûçâr olmak, ne büyük bir hamâkat ve gaflettir.
Gören, duyan ve hisseden kalpler ise, kudret-i ilâhiyyenin tabiatta vücuda getirdiği sonsuz hârikaların zevkine ererler;
Sermâyesi aynı toprak olan bitkilerin rengârenk yaprak ve çiçeklerine, bunlardaki menevişlere, ağaçların renk, koku, lezzet ve şekilde sonsuz farklılık arz eden meyvelerine,
Ancak bir-iki haftalık ömrü olduğu hâlde kelebeğin kanatlarındaki muhteşem desenlere,
İnsanın yaratılışındaki hârikulâdeliğe nazar ederler ve gözün görmesi, beynin idrâk etmesi gibi sonsuz ilâhî hârikalar ve bunların «lisân-ı hâl» denilen sırlı beyanlarına dikkat kesilirler.
Sükûtun sonu konuşmak, tefekkürün sonu zikir, sonra tekrar sükût, tekrar tefekkür… Kişi, sustukça tefekkür edecek, konuştuğunda da o tefekkürde derinleştiği hususları dile getirecek, tebliğ edecek, zikredecektir.
Bu Haberi Beğendin Mi?
0 kişiden 0 kişi beğendiSen de yorumunu yaz!
E-posta adresin gizli kalacaktır. Lütfen tüm zorunlu alanları doldurun *Haftanın Özeti
Son dakika haberleri, resimler, videolar ve özel röportajlar




